|
|
Teenniye davet 5/2/2008<>14:17 kategori: siyaset Fehmi Koru İktidar partisinin MHP destekli 'türban/başörtüsü' konulu yasal düzenleme çabaları hız kazanarak devam ediyor. Üzerinde uzlaşılan formül Anayasa'nın iki maddesinde ve YÖK Yasası'nın Geçici 17. maddesinde değişiklik yapılmasını öngörüyor. Beklenen, bu yeni düzenleme yasalaştığında, üniversite ve yüksek okullarda sürdürülen türban/başörtüsü yasağının sona ermesidir. Sonucu itibariyle toplumun çoğunluğunun paylaştığı hayırlı bir gelişme bu. Ancak, yeni kamuoyu araştırmaları toplumun bu çabalardan kaygı duyduğuna işaret etmeye başladı. Halkın büyük bölümü hâlâ yasağa karşı, başörtülü kızların üniversitelerde okuması gerektiğine destek çok büyük; ancak oranı giderek büyüyen bir karşı-cephe oluştuğu da göze çarpıyor. Bu durumun bir sebebi, kamuoyunun bu sorunun yasa yoluyla çözüleceğinden kuşku duymasıdır. 1990 öncesinde, dönemin iktidarı (ANAP) iki ayrı yasal düzenleme yapmak zorunda kalmış, her iki girişim de sonuçsuz kalmıştı. Bugün de uygulanan yasak herhangi bir yasal boşluktan kaynaklanmıyor; tam tersine, YÖK Yasası'nın yeniden değiştirilmek istenen Geçici 17. maddesinde “Yürürlükteki yasalara aykırı olmamak şartıyla yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir” diye açıkça yazıyor. Ne kadar takviye ederseniz ediniz o maddeyi, yasağı uygulayanları veya zihniyetlerini değiştiremediğiniz takdirde farklı bir sonuç ortaya çıkmayacaktır. Kaygının temelinde bu kuşku yatıyor. Bir şey daha: Yasada yapılmak istenen değişiklikle belli bir başörtüsü bağlama biçimi tanımlanıyor; ancak o biçime uyulması durumunda eğitim hakkı kazanılabilecek. Bu da, serbestlik getirmek için yola çıkılmışken yeni düzenlemeyle yasak getirilmesini sağlayabilir. Hiçbir yasal dayanağı olmayan bir yasak, Ak Parti ile MHP'nin ortak girişimiyle, keyfi uygulamalara kapı aralayabilecek bir yasal güvenceye kavuşmuş olacak. Yargıtay'ın onursal başkanlarından Prof. Dr. Sami Selçuk nicedir bu yanlışa işaret ediyor. Dün Radikal gazetesinde yayımlanan “Başörtüsünde 'sanal yasak'tan 'gerçek yasak'a gerileme (mi?)” başlıklı kapsamlı ve uyarıcı yazısı hukukî bir mütalaa olarak olağanüstü önemli. Anayasa ve yasalarda 'yasak' yok; üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağını bu yüzden 'sanal suç' kavramıyla açıklıyor Sami Selçuk. Uygulama aslında var olmayan bir 'suç' ile irtibatlı; daha çok da Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Prof. Selçuk'un buradan çıkardığı doğal sonuç da şu: Ak Parti ile MHP'nin anayasa ve yasada değişiklik yoluyla yasağı kaldırma çabası yanlıştır; yeni düzenleme başörtüsü konusunu içinden çıkılmaz hale getirebileceği gibi, yasağa yasal bir zemin kazandırma tehlikesini de içinde barındırıyor. Sami Selçuk ne yapılması gerektiğini ve görevin kime düştüğünü de belirtiyor yazısında: “Bir yasak bulunmadığına göre, yukarıdaki hukuksal görüşler doğrultusunda üniversiteler uygulamalarını gözden geçirmelidirler. / Girişim gücü, YÖK'ün elindedir.” Tartışmanın çıktığı ilk günden beri savunduğum görüşle birebir örtüştüğü için değil yalnızca, Prof. Sami Selçuk'un tamamen 'hukukî' gerekçelere oturttuğu mütalaasına tam da şu ortamda kulak verilmesinin ülke açısından başka rahatlatıcı etkileri olacağına da inandığımdan, Meclis'te iyi niyetli çabalarını sürdürenlerin dikkatini çekmek istiyorum. İyi niyetle yola çıkıldığında varılan yer her zaman başta belirlenen hayırlı sonuç olmayabiliyor. 1989'da ANAP da iyi niyetle yasal düzenleme yapmıştı; sonuç ortada. Üniversite camiasının yasakçılığa karşı çıkışı kısa zamanda 2000'den fazla imzaya kavuştu. Son yapılan türban yasağını kaldırma girişimini protesto amaçlı Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK) toplantısına 27 devlet üniversitesi yetkili göndermedi; bir o kadar da özel üniversite... YÖK Başkanı toplantıya katılarak konuya itirazını kayda geçirdi. Bunlar Sami Selçuk'un da tercih ettiği “Sorunun kendiliğinden çözümü” yolunda önemli gelişmeler... Yasağın bir gün daha devam etmemesi hepimizin temennisi; ancak içinden çıkılmaz hale getirmeden ve sühuletle konuyu çözmek varken bu acele neden? <- : : Sonraki Sayfa -> Van Gülü… 13/9/2007<>05:28 kategori: siyaset Bütün memleket sathında Abdullah Gül’e olan bu sevginin kaynağı nedir, neden insanlar Gül’ü bu kadar seviyor ve bu sevgileri karşılığında ondan ne bekliyorlar?
Şu bir gerçek. Anadolu insanı sevdimmi karşılıksız sever. Ancak bir devlet adamı, bir politikacıya olan sevginin biraz da beklenti içermesi doğal. Cumhurbaşkanı’nın Van’a yaptığı ilk gezi ona olan halk sevgisini göstermesi açısından müthiş bir işaret. Peki ondan beklenti ne: Doğu ve Güneydoğu’ya önem veren, Devlet-Millet kaynaşmasını gerçekleştirmek… Bölge halkının yıllardan beri devletten beklediği gülen bir yüz, gençekten sevgiyle bakan bir çift göz, ve söylediğinin yapılacağına inanacağı bir dildi. Çok ilginçtir Van’da insanlar Gül’ün nesini seviyorsunuz sorusuna “Gülüşünü seviyoruz” diye karşılık veriyorlar. Bölge pek güvenli değil, araç zırlı ve aracın penceresinden Cumhurbaşkanı Gül ancak elini çıkarabiliyor. Gül, sadece arabadan el sallayan bir Cumhurbaşkanı olmayacağını gösteriyor. İniyor arabadan, halkın arasına karışıyor. Diyeceksiniz bu önemli mi? Elbette önemli. Bölge halkı bu tür jestlere çok önem verir. Hatta evine misafirliğe gidip, ekmeğini paylaşmaya… Aynı çorbaya kaşık sallamaya… Van Valiliği’nin önünde 30 bin insan dışarıda bekledi. Böyle bir kalabalık van tarihinde görülmüş değil. AK Parti Van’da yüzde 60 oy aldı ama bu yüzde 60’ın gösterisi değil. Bütün Van’ın gösterisiydi. Millet terörden bıktı. Bir umut arıyor. Bir ışık arıyor. AK Parti ve Cumhurbaşkanı’nda bu ışığı gördüğünün işaretlerini veriyor. Van, Hakkari, Diyarbakır… Başkale’de muhteşem bir kalabalık var. Başkale AK Parti’nin en az oy aldığı yer. Burada 2000 küsur oy aldı. Başkale’ye 20 bin kişi toplanmıştı ve ortada Cumhuriyet Mitingleri benzeri bir organizasyon asla yok. Böyle sevgi görülmedi. İnsanlar sabahlara kadar Abdullah Gül’ün geçeceği yollarda bekledi. Bu seyahatten şunu anlıyoruz: Bölge halkı kendilerine uzatılan Gül’ü kabul ediyor. Yeter ki terör bitsin, hayat yeniden canlansın, yeniden kardeşlik türküleri söylensin! Abdullah Gül’ün ilk gezisini Van’a yapmasında Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in de büyük etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Çelik Cumhurbaşkanı’ndan böyle bir ricada bulundu ve Cumhurbaşkanı’da zaten böyle bir başlangıç yapma arzusundaydı. Gül’ün gezisi Nesli Çölgeçen’in yönettiği, Şener Şen’in başrolü oynadığı “Selamsız Bandosu” filminin tam tersidir. Filmde, Selamsız Kasabası’na Cumhurbaşkanı gelecektir. Müthiş hazırlıklar yapılır ve sonunda Cumhurbaşkanı sadece kasabadan elini sallayarak geçer gider. O el, gerçekte devletin elidir. Fakat Gül’ün bölgeye yaptığı gezide devletin sadece eli değil, kendisi de milletin arasındaydı. İyi başladı, iyi gider inşallah! NUH GÖNÜLTAŞ <- : : Sonraki Sayfa -> Ilımlı İslam! Görenlerin en yakın gazeteye müracaatları 3/9/2007<>16:16 kategori: siyaset Abdullah Gül’ün birinci Cumhurbaşkanlığı adaylığı döneminde moda ‘irtica’ydı. İrtica bir aşağı bir yukarı çıkıp iniyordu. Maksat malumdu. Gül çıkmasın, seçim olsun nasıl olsa hakkında gelinir... 367, 368 derken o iş olmadı, geldi seçim. Seçim sath-ı mailinde bu kez ‘terör’ moda oldu. Bir hava esti ki akıllara zarar. Cami avlularında sloganları da, sokarlarda sivil toplum müsamereleri de gördük. Maksat yine malumdu. Hava dumanlansın hem AK Parti kaybetsin, hem de ne Gül, ne başkası Cumhurbaşkanı olsun. O olmadı, ‘göbeğini kaşıyan adam’ın demokrat olacağı tuttu. Şimdi moda ‘Ilımlı İslam’... Kim birkaç aydır irtica, terör diye tutturmuşsa şimdi aynı tutturucular ‘Ilımlı İslam geliyor’ demekteler. Aynı parti, aynı uzman tayfası, aynı gazeteciler ve aynı gazeteler. Maksat yine malum. Neylersin AK Parti iktidar oldu, hadi Gül de reis-i cumhurluğa avdet etti ama bari rahat huzur bulmasınlar. ‘İrtica geliyor’a göre vaziyet nisbeten makul ama Ilımlı İslam mevzusunda küçük bir sıkıntı görünüyor. Belge, bilgi yok. Amerikalılar bile konuyu unutmuşlar. Kur’an Kursu bassan Ilımlı İslam üzerine yemin metni bulamazsın, sarıklı sakallı yakalasan adamların mevzudan haberi olmaz. Hatta, birine ‘Hemşerim sen Ilımlı İslam’sın’ diyecek olsan, ‘Sensin o’ diye tersleyecek. Ele gelmiyor cıva gibi bir nesne ama kampanya lazım, yola devam! İslamcı,Ilımlı İslam, Büfeci İslamı, Laik Müslüman, Gerici, Dindar Müslüman, Eski İslamcı, Sıkı Müslüman, İslami kökenci, inançlı Müslüman, İslami Eğilimli, Güleryüzlü İslamcı, Modern İslamcı, AB yanlısı İslamcı, Neo-İslamcı, İslamcı muhafazakár ve nihayet Ilımlı İslam... Merakla ve keyifle izliyorum bakalım bu son maceradan nasıl sıyrılacaklar. Milliyet bir yol bulmuş. Çarşamba’dan uyduramadık Malezya’dan getirttik, durumu. Dün, ‘Ilımlı İslam’dan şeriata’ başlığıyla bir haber vardı. Haber, ‘Ilımlı İslam’a model olarak gösterilen Malezya’da hükümet, hukuk reformu kapsamında şeriat hükümlerine yer verilmesini öngören bir plan üzerinde çalıştığını açıkladı. Anayasadaki laiklik ilkesi de kaldırılıyor’ diyor. Kim Malezya’yı model göstermiş, hangi Malezyalı o modele kendini yakıştırmış soran yok. Malezya bir demokrasimiymiş bakan yok. Malezya anayasasında şu anda ne yazıyor, bilen yok. Kaynak da İslam’a karşı ne kadar ılımlı oldukları dünyanın malumu olan İngiliz Daily Telegraph gazetesi. Haberin kendisi zaten Ilımlı İslam’ı reddediyor ama ne gam. Bize mesaj lazım, o da şöyle: ‘Bakın Türkiye gibi ‘Ilımlı İslamcı’ olarak bilinen Malezya yavaş yavaş din devletine doğru gidiyor. Aynı tehlike Türkiye için de geçerli. Eşi başörtülü Abdullah Gül Cumhurbaşkanı oldu. İktidar’da ‘Ilımlı İslamcı’ bir parti var. Şimdi ise Anayasa’yı değiştirmek için çalışmalara başladılar. Aman dikkat!’ Şimdi komplo teorisi diyeceksiniz ama galiba medya gizliden gizliye şeriat istiyor. O laiklik manşetleri, irtica haberleri hep paravan. Yoksa niye, sinekten yağ çıkartsınlar, bin dereden su getirmeye çalışsınlar. Gözüm üzerlerinde... Türkiye, Malezya ol-me-ye-cek! star
<- : : Sonraki Sayfa ->
|
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||